Bugun...



BİR ZALIM SEVDA


facebook-paylas
Güncelleme: 25-06-2021 22:08:00 Tarih: 25-06-2021 22:01

BİR ZALIM SEVDA

BİR ZALIM SEVDA

Zalım Bekir, Muallim Salim’in deyişiyle Zalım Ağa. Ona bu ismi bizzat takmıştı.  İlk başta yadırgansa da sonraları kabul görmüştü. Hatta öyle ki, ismi falan unutulmuş Zalım Ağa olarak anılır olmuştu. Bazı özellikler insanlara pek yakışır. Siz ortaya bir şey atarsınız, hemencecik üzerine yapışıverir. İşte Zalım Bekir’in zalımlığı da böyle olmuştu.

Zalım Bekir, bereketli menderes ovasının kıyısına kurulmuş bir köyde yaşamaktaydı. Dört kızı bir oğlu vardı. Köylerde adettir, kız babaları kızına talip olan erkeklerden ev, dam; altın salkım ne varsa isterler. Bu da yetmez bunların üstüne bir de işi yokuşa sürerler. Hele ki dört kız babası Zalım Bekir gibi laftan anlamaz bir tipse. İşte o zaman görücü gelenlerin, damatların işi pek zordur. Eskilerin deyimiyle pabuç eskitmek gerekir anlayışı hakimdir. Yalnız durduk yere işi de yokuşa sürmek sevenlerin arasına kara kedi gibi girmek pek akla mantığa uygun değildir. Bunu gel de Zalım Bekir’e yani Zalım Ağa’ya anlat. Katır gibi inatçıdır o. Nuh der peygamber demezdi.

Onunla ilk tanışıklığı ortanca kızıyla yolunun kesişmesiyle oldu. Bizim ilçede çalışırken tanışmışlardı kızı Müjgan’la. Müjgan o sıralar henüz öğrenciydi. Aylar süren tanışıklıklarına ciddiyet katmak isteyince yolum Zalım Ağa’nın köyüne düştü.  Bu tanışma sıradan bir tanışmadan öteye gitmemişti. Bunu herkes gibi Salim de bekliyordu. Yalnız bu kadarını tahmin bile etmemişti. Müjgan’ın babası Bekir Efendi, namı diğer Zalım Ağa hayırlı bir iş geldiklerini öğrendiği an lafı ağızlarında bıraktırmış, başka da bir şey dememişti.

Üstüne bir de ileri geri konuşup içerde kim var kim yok herkesin canını sıkmıştı. Bu işe canı sıkılanların başında ise Muallim Salim ve Müjgan geliyordu. Ama sevenlerin pes etmeye hiç niyetleri yoktu. Elbette katır inatlı Zalım Bekir insafa gelecek, kızını verecekti. Ama işte bu durum epey bir zaman alacaktı. Gel zaman git zaman böyle sürüncemede kaldı evlilik hayalleri. Zamanla tanıyan tanımayan herkes öğrenmişti işin ahvalini. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor ama hiçbir şey gelmiyordu kimsenin elinden. Bütün planlar gelip Zalım Ağa’nın inadına takılıp kalıyordu. Muallim Salim bunun bir yolu olduğuna inanıyor ama ne olduğunu bir türlü bulamıyordu.

Kimler kimler girmişti de yola gelmemişti Zalım Ağa. Her seferinde sudan sebeplerden ötürü bahanelerle işi yokuşa sürüyor sevenlerin ahını almaya devam ediyordu.  Oydu buydu derken bir yılı aşkın bir zaman geçmiş hala bir arpa boyu yol alınmamıştı. Öyle ki herkes olacağından ümidini kesmiş, hiç yokmuş gibi davranmaya başlamışlardı. Bu durumu kabul etmeyen birkaç kişiyse kavuşmayı bekleyen sevdalılar ve Salim Hoca’nın babasıydı.

Salim Hoca’nın babası Mustafa Efendi orta yaşın epey üstünde torun torba sahibi bir adamdı. Tek istediği oğlunun mürüvvetini görmekti. Bunun için elinden geleni ardına koymuyor, didinip duruyordu kendince. Tabi bu hayatta bazı şeyler istemekle olmuyordu. Bunun en güzel örneği gençlerin içinde bulunduğu durumdu. Gel zaman git zaman bu böyle devam etti. Dilden dile, gönülden gönüle herkesin hafızasına kazınmıştı bu bekleyiş. Zalım Ağa da az da olsa yumuşama vardı ama bahaneler, istekler bitmek bilmiyordu. Gençler bu isteklere ellerinden geldiğince yerine getirmeye çalışıyorlardı ama bir yerden sonra tıkanıp kalıyorlardı.

Bu durum onları çıkmaza sürüklüyor, evlilik umutlarını tamamen söndürüyordu. Akıl danışmadıkları kimse kalmamıştı civar köylerde. Herkes kendince bir şeyler söylüyor ama gerisini getiremiyordu. Zalım Ağa öyle böyle zalım değildi. Gel zaman git zaman aylar yılları kovalamış, mevsimler geçmişti bir bir. Salim Hoca’nın babasının kalbi bu bekleyişe dayanamamış, terk-i diyar eylemişti dünyadan. Bir anda dünyası yıkılan Salim Hoca’nın imdadına yine sevdiceği ve anası koşmuştu. Kavuşamasalar da birbirlerini desteklemekten geri kalmamışlardı. Müjgan, Mustafa Efendi’nin ölümüne çok üzülmüş ama sevdiğine destek olmaktan öte bir şey gelmemişti elinden. Çünkü ölüm en acı olanıydı. Ve geri dönüşü yoktu. Ne denilse boştu işte.

Yaşanan bu acı olaydan Zalım Ağa epey etkilenmişti. Hiç beklemiyordu böyle bir şeyi. Kimselere bir şey demese de içten içe bir suçluluk hissediyordu. Keşke böyle olmasaydı demekle yetiniyor, ardını getirmiyordu.  Ama belliydi üzülüyordu.

O günden sonra bir daha itiraz etmemişti evlenmelerine. Sebebi bilinmez ama gerçek ortadaydı. Yıllardır kırılmayan inadı bir anda kırılmıştı Zalım Bekir’in. Şimdi tam zamanıydı aslında gidip kız istemenin, nişan ve düğün yapmanın. Ama gel gör ki, yüreği yanık sevenler için durum hiç de öyle değildi.  Kolu kanadı kırılmıştı her birinin. Şimdi her şey belki istedikleri gibi olacaktı ama hep eksik kalacaktı bir şeyler. Sevdiği için durum tam böyleydi. Böyle acının üstüne gel kavuşalım diyemezdi Müjgan. En iyisi uygun zamanın gelmesini beklemekti. Öyle de ettiler.

Bir gün Salim Hoca sevdiceğine:

-Şayet baban rıza gösterirse muradımıza ermek niyetindeyim, ne dersin bu işe?

-Olur derim, ben de isterim.

O andan sonra her şey yeniden yazılmaya başlandı. Takvimler kaldığı yerden işlemeye başladı. Duran hayat tekrar canlanmıştı sanki. O eski Zalım adam gitmiş, yerine daha anlayışı birisi çıkıp gelmişti. Eski halinden eser yok şarkısını bu adam için söylesen yanlış olmazdı doğrusu. Her şey hızlıca ilerlemiş, istemeydi, nişandı derken düğün için gün sayar olmuştu sevenler. Heyecanları görülmeye değerdi. Onları öyle görünce insanın genç olası, sevdalanası geliyordu doğrusu.

Ve nihayet beklenen gün gelip çatmıştı. Salim Hoca ile Müjgan’ın düğünü ufak tefek aksaklıklara rağmen ortaya gelmiş, uzak yakın tüm akraba ve tanıdıklar toplanmıştı. Herkesin yüzünde bir mutluluk hakimdi. Onca zaman beklemenin mutluluğu olsa gerekti bu yüzlerdeki mutluluğun kaynağı. Peki ya gözlerden akan yaş da neyin nesiydi? Böyle bir günde ağlamak, üzülmek olur muydu?

Bu akan gözyaşı mutluluk gözyaşıydı. Kavuşmanın, vuslata ermenin gözyaşıydı. Ondandır ki ne gözlerde yaşlar eksik oldu ne de yüzlerde tebessüm. Öyle ki gece gündüz bardaktan boşanırcasına yağan yağmur da sevenlerin bu halini eşlik ediyor gibiydi. Ama yağmur daha çok hüzün kısmıyla ilgileniyordu. Anlayan, hisseden gönüller bilmişti yağmurun sebebini. Anlamayanlar içinse ortalığı birbirine katan çatırtı patırtıdan başka bir şey değildi.

Düğün tamam olmuş, sevdalılar vuslata ermişti. Şimdi her tarafı mutluluk sarmıştı. Her şey tamam olunca bir şeyler eksik olur ya yine de eksik kalmıştı bir şeyler.

-Ne oldu niye suratını astın? diye sormuştu genç kadın sevdiğine:

-Babam, ne kadar da çok istemişti evlenmemizi. Kısmet değilmiş.

-Evet, en az bizim kadar çok istemişti. Ama bazen istemek de yetmiyor. Nasip meselesi.

-Evet, her şey bir nasibe bakıyor. Gerisi yalnızca hikaye… Bize de onun anısına saygı duymak ve onun arzuladığı mutluluğu doyasıya yaşamak düşüyor. Eminim o da böyle yapmamızı isterdi.

Öyle de yaptılar. Öyle mutlu oldular ki bu hayatta öncesinde yaşadıkları ne varsa unutuldu gitti.  Onlara onca sıkıntıyı yaşatan Zalım’ın bile yalnız adı kalmıştı. O da ettikleri unutulmasın, zalimliği herkesçe bilinsin diye.

NECATİ DİLEK/HÜR MEKTEP-3

OKURUMBEN

 

 

 

 

 




Bu haber 158 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Editör Köşesi Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

''ndhaber.com'' haber sitesini nasıl buldunuz?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI